Merhaba ben Cenk,

Bazıları büyümüş de küçülmüş derken, bazılarının hiç büyümeyecek bu çocuk dedikleri biriyim. Geçen yıllardan birinde dokuz yaşındaydım. Hangi yıldı hatırlamıyorum. Yıllar çabuk geçiyor sanırım. Bazen iyi bir şey çabuk geçmesi. Kışlar kar yağıp okullar tatil olmadığında çabuk geçmeli mesela. Yazlar da çocuklar tatilden sıkılıncaya, oyunlara doyuncaya kadar devam etmeli. Yaz ve kış dedim de güzel şey mevsimlerin hepsini sırayla yaşayabiliyor olmak. Olduğum yerde duramam, işte böyle konudan konuya atlar, herkesin kafasını karıştırırım. Anlatacaklarım bunlar değildi elbette. Gelelim asıl konumuza

Bir insan, geçirdiği günler için neden sevinir? Bunu araştırdım sizler için. Görüyorsunuz konuyu dolandırdım ama esas meseleye dayandırdım sonuçta. Öyle de vurucu biriyim. Konuyu tam can evinden vururum. Hala olayı kavrayamamış olanlar çıkabilir aranızda. Ne kadar çok konuşuyor bu çocuk, ne demek istiyor, aklım karıştı, gözlerim şaştı, beynim sulandı diye şikayetler duyuyorum. Merak etmeyin arkadaşlar, alışırsınız bir süre sonra. Buraya nereden geldik, evet benim konuları can evinden vuran özelliğimden. Şimdi bir düşünelim. Toplumumuzda takvime karşı iki türlü tutum var. Biri yıllardan bezmiş, zamandan usanmış, artık akmasın şu kum saati, yelkovan dursun yeter diyenlerin tutumları. Diğeri de geçsin günler, gelecek güzel, günü değerlendirelim, zamanın kıymetini bilelim diyenler. İşte bu grup haline şükredenlerden oluşuyor. Böylece günleri bereketleniyor, zamanları çoğalıyor, yaptıkları işe saygıları artıyor. Çünkü yaptıklarından keyif alabiliyorlar. Mesela ben mahalle maçlarından keyif alıyorum. Bu yüzden maçta geçen dakikalar için hiiiiiiç üzülmüyorum. Ama bazen kahvaltı yapmak benim için çoooook sıkıcı bir şey olabiliyor. O zaman da kahvaltının maçlarda bana enerji vereceğini düşünüyorum. Haline şükret, der dedem devamlı. Maç dönüşü yara bere içinde eve vardığımda, inleyip, sızlanıp, ah vah ettiğimde de söyler bunu. O zaman tuhaf gelir doğrusu. Neye şükredeyim, yara bere içinde kaldığıma mı, derim. İyi ki bacağım yaralandı, böylece ahlayıp vahlayabiliyorum mu, demeliyim, bilemem. Ama dedemin her şeye bir cevabı olur. Böyle zamanlarda kolun kırılsaydı yaralar yerine, daha mı iyi olurdu, der ve benim korku dolu gözlerle kendisine baktığımı görüp susar. Gerçekten bazen dedem çok korkutucu olabiliyor. Kafasında korku filmleri canlanıyor galiba böyle zamanlarda. Kolum, bacağım neden kırılsın, maç yapıyoruz, savaşmıyoruz, derim. Hoş, aşağı mahalleden çocuklar geldiklerinde maç sahası savaş alanına dönmüyor değil ama anneme söylemeyin, yoksa bir daha asla göndermez onlar varken sokağa.

Ne diyordum ben? Evet, kol kırılması. Dedem böyle söyler işte her defasında. Ben de her seferinde böyle bir şey olmayacağını söylerim. Geçenlerde sınıf arkadaşım Ercan, beden dersinde kolunu kırdı. Feci bir sahne idi. Dedemin kafasındaki korku filmlerinden birinde gibi hissettim kendimi. Bir de üstüne üstlük sınıftaki kızların tiz çığlıkları yok mu? Ahhhhh o bağırışlar… Korku filmindeki tuhaf ses efektleri gibiydi. Hepsi birden bağrışıyor, ağlaşıyordu. Komik olan, Ercan'dan daha fazla bağırmalarıydı. Bu arada Ercan'ın da sesinin ne kadar gür olduğunu öğrendik. Müzik öğretmenimiz sonraki haftalarda kendisini okul korosuna alacağını söyledi. Kırık kolu sayesinde belki de ünlü bir müzisyen olur, kim bilir. Ünlü bir müzisyen olana kadar herkesin sempatisini kazandı ve okulun en ünlü çocuğu oldu. Alçıya alınan kolunda tüm okulun öğrenci yoklaması yer alıyor artık. Dedeme kalsa daha kötüsü olabilirdi, der. Doğru sanırım. Konumuz buydu değil mi? Evet… Hatırladım. Her şeyde halimize şükretmeliydik. Allah her zaman bizi korur ve daha kötüsünü önler. Böylece bazen hafif şekilde atlatırız olumsuz durumları. Ben de sizler için "nelere şükretmeliyiz" anketi hazırladım. Unutmadan, bu anketi yaparken çok zorlandım. Kimse teneffüslerde, hurra diye bahçeye koşturmak, kantinde sıra kapmak, öğretmenlerden kaçmak, eh az biraz da yazılılara çalışmak varken (bu kişilerin sayısı çok azdı, bu yüzden az biraz dedim) elinde not defteriyle anket yapmak için sıkıştırıp duran bir çocukla (ben) konuşmak istemiyordu. Ben de bir iki şeker, çikolata, sakız karşılığında anket sorularımı sordum. Bu arada şeker ve sakızlar için dedem sponsor oldu, sağ olsun. Çikolatalar amcamdan geldi. En son sorularda bütün erzakı tükettiğim için ev yapımı kek dağıtmak zorunda kaldım. Annem misafir gününde mutfakta kek tabağının içinde oyun hamurundan yapılma keke benzer şeyleri görünce biraz kızdı ama kekleri ne için kullandığımı söyleyince üzerinde durmadı. Bana kalsa konu alır başını kuzey kutbuna gider, o yüzden bir yerde duruyorum. Siz bana bırakmayın konuları. Yoksa lastik gibi olurlar.

Bir insan, geçirdiği günler için neden sevinir? Bunu araştırdım sizler için. Görüyorsunuz konuyu dolandırdım ama esas meseleye dayandırdım sonuçta. Öyle de vurucu biriyim. Konuyu tam can evinden vururum. Hala olayı kavrayamamış olanlar çıkabilir aranızda. Ne kadar çok konuşuyor bu çocuk, ne demek istiyor, aklım karıştı, gözlerim şaştı, beynim sulandı diye şikayetler duyuyorum. Merak etmeyin arkadaşlar, alışırsınız bir süre sonra. Buraya nereden geldik, evet benim konuları can evinden vuran özelliğimden. Şimdi bir düşünelim. Toplumumuzda takvime karşı iki türlü tutum var. Biri yıllardan bezmiş, zamandan usanmış, artık akmasın şu kum saati, yelkovan dursun yeter diyenlerin tutumları. Diğeri de geçsin günler, gelecek güzel, günü değerlendirelim, zamanın kıymetini bilelim diyenler. İşte bu grup haline şükredenlerden oluşuyor. Böylece günleri bereketleniyor, zamanları çoğalıyor, yaptıkları işe saygıları artıyor. Çünkü yaptıklarından keyif alabiliyorlar. Mesela ben mahalle maçlarından keyif alıyorum. Bu yüzden maçta geçen dakikalar için hiiiiiiç üzülmüyorum. Ama bazen kahvaltı yapmak benim için çoooook sıkıcı bir şey olabiliyor. O zaman da kahvaltının maçlarda bana enerji vereceğini düşünüyorum. Haline şükret, der dedem devamlı. Maç dönüşü yara bere içinde eve vardığımda, inleyip, sızlanıp, ah vah ettiğimde de söyler bunu. O zaman tuhaf gelir doğrusu. Neye şükredeyim, yara bere içinde kaldığıma mı, derim. İyi ki bacağım yaralandı, böylece ahlayıp vahlayabiliyorum mu, demeliyim, bilemem. Ama dedemin her şeye bir cevabı olur. Böyle zamanlarda kolun kırılsaydı yaralar yerine, daha mı iyi olurdu, der ve benim korku dolu gözlerle kendisine baktığımı görüp susar. Gerçekten bazen dedem çok korkutucu olabiliyor. Kafasında korku filmleri canlanıyor galiba böyle zamanlarda. Kolum, bacağım neden kırılsın, maç yapıyoruz, savaşmıyoruz, derim. Hoş, aşağı mahalleden çocuklar geldiklerinde maç sahası savaş alanına dönmüyor değil ama anneme söylemeyin, yoksa bir daha asla göndermez onlar varken sokağa.